Çözüm Alanları

Gastrointestinal Sistem

Gastrointestinal sistem (GİS), diğer adıyla sindirim sistemi, ağızdan anüse kadar gastrointestinal yola ait tüm tüm yapılar ve organları kapsar.

GİS, sindirimde hayati bir rol oynamaktadır; bu yolla vücut için gerekli besinler öğütülerek kullanılabilir hale getirilir, diğer taraftan oluşan atıklar da aynı sistem tarafından bertaraf edilir. Vücuda giren şeyin brokoli veya lahana olması vücut için bir anlam ifade etmez; önemli olan bu sebzelerin içerisindeki sülforafanlar, vitaminler ve minerallerdir. Besinleri hücrelerin anlayacağı niteliğe ve kullanabileceği boyuta getiren GİS, gıdaları önce mekanik sonrasında da birtakım kimyasal işlemlere tabi tutup hücrelerin hizmetine sunar. GİS’i kabaca bir rafineriye benzer. Bu rafinerinin girişi ağız, öğütme işleminin yapıldığı yer mide, hammadde emilim yeri ince bağırsak, atıkların oluşturulduğu ve dış sevkiyatının yapıldığı yer ise kalın bağırsaktır.

Karaciğer

Karaciğer, vücut için en hayati organlardan biridir. Özel bir yapıya sahip olan karaciğer kılcallarının bazal tabakaları yoktur. Bu sayede sünger gibi hareket ederek hızlı bir şekilde kanı dokularına alıp işler. Süzülen kan, özel sinüs yapıları ile hepatosit denen karaciğer hücrelerine taşınır. Bu yolla dolaşım sistemi ile karaciğere gelen kanın her parçası kontrolden geçer. Kontrolü geçemeyen maddeler ayrışarak kandan uzaklaştırılır. Vücuda giren hiçbir madde karaciğere uğramadan vücudun diğer bölgelerine gidemez.

Kandaki glukoz seviyesinin belirli seviyeler arasında tutulması karaciğerin başlıca görevlerinden birisidir. Karaciğer tokluk durumunda glukozu glikojen halinde depo edip, açlık durumunda ya da enerji gereksinimi olduğunda, depoladığı glikojeni glukoza çevirir. Serbest glukoz molekülleri kana verilir; böylelikle kan glukozunun sabit değerler arasında tutulması, yani hücrelerin yeterli glukoza ulaşmaları karaciğer tarafından sağlanır.

Karaciğerin görevlerinden bir diğeri de kolesterol yani yağ sentezidir. Kolesterol sentezlendikten sonra karaciğerde depolanır. Depolanan kolesterol, vücuda enerji gerektiği zaman serbest kalarak kullanılabilir hale geçer.

Karaciğer, pek çok önemli proteinin sentezinde ve metabolizmasında da görev alır. Taşıma ve bağlanma proteinleri olan albümin, transferrin, seruloplazmin, haptoglobulin vb. proteinlerin sentezi karaciğer tarafından yapılır. Kanın pıhtılaşmasını sağlayan protrombin, fibrinojen ve heparin gibi proteinlerin üretim ve sevkiyat yeri de karaciğerdir.

Bir eritrosit hücresinde yaklaşık 300 milyon hemoglobin molekülü vardır. Eritrositlerin ortalama ömrü 120 gündür. Bu süre sonunda hücreler dalak tarafından parçalanır. Hemoglobinin parçalanması sonucu oluşan bilirübin suda çözünmediği için albümine bağlanır ve dolaşımla karaciğere taşınır. Karaciğerde bilirübin, suda çözünebilir hale dönüşür ve buradan tekrar dolaşıma verilir ve safraya taşınır. Bir kısmı buradan kalın barsağa geçer, bakteriler tarafından ürobilinojene dönüştürülür. Ürobilinojenin küçük bir kısmı kolondan kana emilerek böbrekler yoluyla; büyük kısmı ise feçesle atılır.

Karaciğer detoksifikasyonda da görev almaktadır. Normalde metabolik olaylar sonunda oluşan atık polar yapılı maddeler kan dolaşımıyla böbreklere taşınır ve vücuttan uzaklaştırılır. Diğer taraftan polar olmayan maddeler hücre membranlarını geçebildikleri için atılımları daha zordur. Karaciğerdeki birtakım enzimler aracılığıyla bu toksik bileşiklerin polarizasyonu artırılarak, idrar ve safra yolu ile vücuttan atılmalarını hızlandırılır. Karaciğer, aminoasitlerin yıkılması sonucu açığa çıkan ve toksik bir madde olan amonyağı daha az toksik bir madde olan ve suda çözünebilen üreye çevirir. Böylece üre, idrarla vücuttan atılır.

Bazı vitaminlerin (A vitamini vb.) ve minerallerin depolanmasında görevlidir. Beta karotenden retinol oluşumu doğrudan karaciğerde olur. Retinol, yağ asitleri ile esterleşerek karaciğerde depo edilir. Sindirim karaciğerin önemli görevlerindendir. Yağların sindirimi için safranın gerekli olması nedeniyle yağ içeren besinler mideye ulaştığında mideden beyne bir sinyal gönderilir. Bunun üzerine beyinden karaciğere bir uyarı gelir ve bu uyarıyla harekete geçen karaciğer, gıdaların sindirilmesi için gerekli faaliyetlere başlar. Karaciğerde kolesterolden üretilip safra kesesinde depolanan safra, ince barsağa salınır. Safra yalnızca yağları parçalamakla kalmayıp parçalanan yağların ince bağırsakta emilmesine de yardımcı olur. Antiseptik özelliği de bulunan safra, ayrıca bağırsakların vitaminleri emebilmelerini sağlayan özel kimyasal bileşimleri de içinde barındırır. Bağırsakta safra asitlerinin yaklaşık yüzde 95’i albümine bağlanarak karaciğere geri taşınır.

Bu kadar görevi bir arada yürüten karaciğerin kimi zaman kendini onarması gerekebilir. Vücutta, kendi iç dinamikleri ile yenilenen tek organ karaciğerdir. Karaciğer hücreleri herhangi bir zarar gördüğünde hiç beklenmedik bir faaliyete girerek birdenbire çoğalmaya başlarlar. Hatta karaciğerin yüzde 70’i alınsa bile birkaç ay içinde karaciğer, tekrar işlevlerini yerine getirecek büyüklüğe ulaşır. Karaciğer bu işlevini yaparken normal görevlerini de aksatmaz.

Ağız

Ağza alınan besinler, öncelikle onları parçalayan dişler ve tükürükle karşılanır. Tükürük, bir yandan kimyasal işleme tabi tutulması gereken besinlerin sindirimini başlatırken, diğer yandan da çiğnenmesi gereken gıdaların birleşmesine yardımcı olur. Tat alma işleminde de yardımcı olan tükürük sayesinde besinler, ağızdan kolaylıkla yemek borusuna geçer.

Yemek borusu, sindirimin olmadığı, istem dışı kasılma hareketleriyle gıdaların mideye gönderildiği 25 santimetre uzunluğunda bir kanaldır. Besin ve sıvıların geçiş sırasında soluk borusuna kaçmaması için soluk borusunun girişinde bir kapak vardır. Kişi yutkunduğu anda soluk borusunun üzerindeki kapak tamamen kapanır ve besinler, kapağın üzerinden kayarak yemek borusuna kolaylıkla geçer.

Mide

Sindirimin ikinci durağı midedir. Besinler mideye ulaştıklarında asıl sindirim işlemi başlar. Mide sindirim için özel olarak dizayn edilmiştir. Midede yemek borusundan gelen gıdaları mideye kabul eden bir kapakçık yer alır. Gıdalar mideye girdiği anda bu kapakçık kapanarak gıdaların yukarı kaçması engellenir. Midede hem mekanik hem de kimyasal sindirim gerçekleşir. Midedeki sindirim tamamlanınca, sindirilmiş gıdalar özel kas yapıları ile donatılmış pilor adlı geçişten duodenuma, yani onikiparmak bağırsağına gönderilir.

Mide bu mekanik işleri yürütürken aynı zamanda proteinleri sindirecek enzimleri de üretir. Bu enzimler, aynı zamanda kendi yapısında da protein olan midenin kendisini neden sindirmez… Çünkü mide mukozası üzerinde mideyi koruyan mukus salgısı mevcuttur; böylelikle mide asidi ve enzimler midenin kendisine zarar vermez. Ne zaman ki mukus salgısında azalma olur, o zaman mide asidi mide duvarına zarar verip gastrit veya ülser oluşumuna neden olabilir.

Mideyi terk eden ancak hâlâ tam olarak sindirilmemiş besinler, ince bağırsağa ulaşır. Burada midede sindirilemeyen diğer birtakım besinler sindirilir. Yağ bunlardan biridir. Karaciğer ve safranın yaptığı bu işlemler, pankreas salgısının da etkisini artırır. İçindeki çeşitli enzimlerle salınan pankreas özsuyu, yağların yanı sıra nişasta ve proteinlerin sindirilmesine de katkıda bulunur.

Bütün bu süreçlerden sonra karbonhidratlar basit şekerlere (glukoz, fruktoz gibi), proteinler aminoasitlere, yağlar da gliserinle yağ asitlerine ayrışarak emilime hazır hale gelirler. İnce bağırsakta bulunan emici hücreler de bu yapıları emerek kana taşır. Emilme işlemi, ince bağırsak üzerinde bulunan kıvrımlar ve bu kıvrımlar üzerinde bulunan özel mikro pompalar ile sağlanır. Bu yapılar vücudun neye, ne kadar ihtiyacı olduğunu bilerek emilimi ona göre organize eder.

Pankreas

Pankreasın 2 temel fonksiyonu vardır: Birincisi sindirimle ilgili birtakım enzimlerin üretilip salgılanması, bir diğeri ise insülin hormonunun üretilip salgılanması ve böylelikle kan şekeri regülasyonu.

Gastronintestinal sistemin bir parçası olarak pankreas, yemekten sonra gıdaların nasıl sindirileceğini, hangi sindirim enzimlerinin kullanılacağını ayarlar. Bu görevi mide ve diğer sindirim organları ile birlikte yerine getirir. Organlar da bu bilgiyle hareket eder. Pankreastan salınan ve sindirimde kullanılan enzimler de gelen bu bilgiye göre devreye girer. Bu bilgi aktarımını sağlayan, mide sindirime başladığında kana karışan kolesistokinin hormonudur. Hormonun pankreası uyarmasıyla parçalayıcı enzimler pankreastan duodenuma salınmaya başlar. Alınan gıda her ne ise enzimler de pankreas tarafından ona göre üretilir ve salınır.

Sindirimin son aşaması, emilenlerin dışında kalan posa ve atıkların atıldığı kalın bağırsak sisteminde gerçekleşir. Buraya kadar gıda, bir istisna hariç tümüyle emilmiştir. Bu istisna K vitaminidir. K vitamini orijinal haliyle vücut tarafından kullanılmadığı için işlemden geçirilmesi, rafine edilmesi gerekir. Bahsedilen rafine işlemini ise insan vücudunun gerçekleştirmesi mümkün değildir. Tam bu esnada bağırsak bakterileri devreye girerek bu sorunun üstesinden gelir. Bakterilerin faaliyetinin ardından pıhtılaşma mekanizmasında görevli olan K vitamini işler bir şekilde emilerek kana geçer. Kalın bağırsakta fazla su da emildikten sonra gıda atıkları dışarı atılmaya hazır hale gelir.

Gastrointestinal Sistem Hastalıkları ve RTM Yaklaşımı

Gastrointestinal sistemi hastalıklarının başlıcaları şöyledir;

• Reflü,

• Gastrit,

• Mide ve duodenum ülserleri,

• Hepatitler,

• Safra ve safra kesesi taşları,

• Pankreatitler,

• Gastroenteritler ve Neoplastik hastalıklar.

RTM sistemine göre gastrointestinal sisteminin iki görevi üzerinde önemle durulur. Birincisi diğer tüm sistemlerin ihtiyacı olan enerji gastrointestinal sisteminin düzgün çalışmasıyla karşılanır. Bu yüzden gastrointestinal sistemi hastalıklarında gastrointestinali etkileyen süreçler bir an önce geri döndürülmelidir. Ayrıca gastrointestinal sistemine giren tüm besinlerin atık yönü de vardır. Doğru bir gastrointestinal yanında doğru bir boşaltım konusunda da gastrointestinal sistemi büyük önem arz eder. Bu süreçlerin gerçekleşmemesi durumunda hastalık triadı devreye girer. Bedensel yapılarda toksisitenin artması, sistemlerin bozulması, DNA değişikliğinin gerçekleşmesi her hastada kendine özgü sıra ve süreyle ortaya çıkar. Yine oluşan hastalık tiradını geriye çevirmek için tedavi triadının devreye sokulması gerekir.