Beden

İnsanın görsel bedeni temelinde hücre, hücrenin çekirdeğinde DNA, doku ve organ ile sistemlerin yer aldığı ve hücre dış materyallerinin aktif olarak görevlendirildiği bir yapıdan oluşur. Farklı yapıların birbiriyle uyum içinde çalıştığı bu sistem tek bir amaca hizmet eder: Yaşamın sürmesi...

Kusursuz bir tasarımın eseri olan insan bedeninde hala bilimsel olarak açıklanmaya muhtaç yapılar yer alır. Örneğin EKG, EMG ve EMG gibi birçok yöntem ile ortaya konan sonuçlar, bizim görsel olarak algılayamadığımız elektriksel beden yapılarımızın birer göstergesidir. Bu yapının ana yapı taşlarını ise hücre zar faaliyetlerini de koordine eden hücresel elektrik potansiyeli oluşturur. Bu görüngüler insanın bedeninin elektriksel beden yapısının temelidir.

GETAT yöntemleri arasında yer alan akupunktur uygulamasının da ortaya koyduğu görüngüler ‘enerji kanalları’ olarak tanımlanabilecek farklı bir anatomik yapı temelinde şekillenir. Bu anatomik yapı, enerji kanallarının yer aldığı ve bedenin görsel anatomik yapısından farklı bir paradigma, görünüm ve işleyişe sahiptir. Bugün birçok teori ile akupunktur modern tıp paradigmasıyla açıklanıyor. Akupunktur aynı zamanda farklı bir paradigma ve özgün bir felsefi yaklaşım kimliğini de taşıyor.

İşte bu yaklaşım, RTM sisteminde tanımlanan ‘kanal beden’ yapısına karşılık geliyor.

Görsel beden yapılanmasında yer alan diğer bir beden yapısı ise yoga, meditasyon ve enerji uygulamalarında yer alan ‘enerji beden’ yapısıdır. Çakra adı verilen enerji merkezlerine sahip olan bu yapı, RTM sisteminde tarif edilen ‘enerji beden’ yapısına denk geliyor.

Tüm biyolojik sistemler, yaşamın devamı için organizmanın, çevreye uyum göstererek düzen içinde çalıştığı bir homeostasiz (denge) mekanizmasına sahiptir. İnsan bedeni de varlığını idame ettirmek için kendine özgü bir homeostazis ayarlar sistemine, başka bir deyişle kendini koruyan bir içgüdüyle sahiptir. Dörtlü beden yapısı yarı-otonom (hücre, doku, organ, sistemler, vb.) yapılardan oluşan bir bütündür. Bu bütünü bir arada tutan ayarların sağlanması ve idamesi homeostatik uyum ve denge ile mümkündür. Uyum ve denge hayatın idame ettirilmesi zorunluluğuna dayanır. İnsan bedeninde nedensel ilişkiler şeklinde gördüğümüz tüm fenomenler denge ve uyum ilişkisinin bir yansımasıdır. Dörtlü beden yapısının kesişim noktası olan DNA, hayatın devamının koordinasyonu için sürekli “denge ve uyum” üreten bir homeostatik sistemi olarak görülebilir. Bu açıdan hastalıklar neden-sonuç ilişkisi içerisinde değil, denge ile uyum bozuklukları olarak görülmelidir.